Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Mustafa Kaşıkcı

O’nun Sarayı Var

Sevgili dostlar, son dönemlerde ülkemizde en çok konuşulan konulardan biri ülkemizin en tepesindeki kişinin ikamet ettiği saray.

Gereği var mıydı, yok muydu diye onlarca insan fikrini beyan etti bu konuda. Ben de bu konuda birkaç fikir beyan etmek düşüncesindeydim elbette; ancak suların biraz daha durulmasını, fikir atlasımızdaki bulanıklığın gitmesini bekledim.

Neden olmasın ki dedim. Devletin en zirvesindeki kişilerin ikamet edecekleri yer herkesinkinden daha konforlu ve daha şatafatlı olmalı, dedim. Devleti temsil eden kişilerin devletin gücünü tüm dünyaya haykırmak adına, dünyanın değişik yerlerinden gelen misafirlerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güçlü iradesiyle yapılmış köşklerinde, saraylarında ağırlamalıyız dedim.

İhtişamı dosta cesaret veren, düşmana korku salan bir mimari eserimizin varlığı her Türk’ü mutlu edeceği gibi beni de mutlu edecekti. Aslında etti de. Ancak, bu sarayın yapılması aşamasındaki dedikoduların onun manevi havasını zedelediğini düşündüm.

Öncelikle, yapıldığı yer olan Atatürk Orman Çiftliği’nin imara açılmamış kısmında inşa edilmeye başlanması; izinlerinin ve ruhsat işlemlerinin alışılageldik prosedürlerle halledilmemiş olması; inşaat aşamasındayken mahkemenin verdiği “durdurma” kararının uygulanmaması, hatta bu kararın açık açık yok sayıldığının televizyon ekranlarında, seçim meydanlarında dönemin başbakanı tarafından "Güçleri yetiyorsa yıksınlar." denilerek ulu orta haykırılması.

Atatürk Orman Çiftliği’nde inşasına başlanılan bu dev binanın, önceden başbakanlık konutu olarak kullanılacağının açıklanması; ama sonrasında Cumhurbaşkanlığı köşkü olarak kullanılması…

Sevgili dostlar, en başında dediğim düşüncemi bir kez daha ifade edeyim: Ben güçlü bir Türkiye’de, güçlü ve heybetli bir yapının yapılmasını yürekten destekliyorum. Ancak bu güçlü yapı, birilerinin “Ben yaptırdım oldu.” mantığının uzağında kalabilseydi ve keşke bu ülkenin adli mercilerinin verdiği mahkeme kararları uygulanılarak ortaya konulabilseydi.

Devlet düzeni adına alışageldiğimiz itaat eden bireyler görme arzumuz, kanunları harfiyen uygulatan itaatkâr ve adil idarecilerimizle yaşama sevincimiz de içimizde bir coşku hâsıl etseydi.

Zaman zaman yapılan yeni köşk için ödenen harcamalar dillendiriliyor basın organlarında. Kardeşim neyi tartışıyoruz ki… Her ürün kendi cinsinden ve de kalitesinden fiyat ile etiketlendirilmiyor mu? Önemli olan, o kaliteyi hak edip etmemek değil midir?

Milli değerlerimizin yaşatılacağı, mimari özelliklerinin tarihimize ışık tutacağı bir bina hayal ederdim aslında. A’dan Z’ye her noktasına yerleştirilen her bir parçanın, bu cennet ülkenin kendi değerleri kullanılarak, tamamen milli bir köşk olması en büyük gurur kaynağımız olurdu.

Osmanlı’nın ihtişamlı zamanlarında ortaya koyduğu dev yapıların mimarisini andıran bir sarayımız olsaydı fena mı olurdu?

Tarihin altın sayfalarına 22. Yüzyıl Türkiye’sinde Türklerin yaptıkları dev mimari yapı… etiketini basabilseydik ve onlarca yıl sonra neslimizden gelecek çocuklarımıza bir övünç madalyası takabilseydik fena mı olurdu?

Değişen siyasi ve ekonomik şartlar altında devletlerarası ilişkilerde karşı tarafa verilebilecek açık bir mesaj taşıyor bu saray. Ancak bu lüksün içinde, bu konforun içinde yaşamayı hak eden topluluk olabilseydik keşke. Ekonomik yapıda güçlü bir sistem oluşturabilseydik. İthalatıyla değil de ihracatıyla tanınan bir ülke konumuna yükselebilseydik her şeyden önce. Kendi kara parçamız üzerinde çöplüklerden iaşe teminine giden insanımız olmasaydı, hastanelerde doktor ve teçhizat yetersizliğinden dolayı hastane hastane koştururken can veren talihsizlerimizle karşılaşmasaydık. Üç kuruşluk iaşesini karşılamak adına yeterli emniyet tedbirlerinin alındığından emin olmadan yerin onlarca metre altına maden kazmaya inip de cansız bedenini sevdiklerine teslim etiğimiz madencilerimiz olmasaydı keşke.

Adalet mülkün temelidir sloganımızı devlet ve toplum yaşantımızda olmazsa olmazımız kılabilseydik. Herkes kanunlar önünde eşit olabilseydi ve her ihtiyaç sahibi devletinin kendisine el uzatacağından emin olabilseydi. Herkes yaptığının, ettiğinin hesabını daha bu dünyadayken vereceğinin idrakinde olsaydı da birilerinin yaldızlı kartvizitleri ellerde dolaştırılmasaydı. Hamili kart yakınımdır ifadesi romanlarda, hikâye kitaplarında diyalog cümlesi olarak kalıverseydi keşke.

Üreten olabilseydik her alanda. Teknolojiyi, tarımı, turizmi parlayabilseydik. Paramızı uluslararası arenada aranan, yatırım yapılabilen bir meta haline dönüştürebilseydik. Dış güçlerin yatırım yapmak için sıraya girdiği, ekonomik ve

sosyal gelişmişlik düzeni içerisinde tüm dünyaya emniyet duygusu aşılayabilen bir ülke olabilseydik. Tüm bu eksik yanlarımızı tamamladıktan sonra, bu lüks sarayların içinde yabancı dostlarımızı misafir edebilseydik.

Sevgili dostlar, Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesini okudunuz mu bilmem. Henüz okumamışsanız lütfen bir an önce okuyunuz. O hikâyedeki Muhsin Çelebi karakterinin her birerimize rehber olmasını temenni ederim.

Sizleri şu güzel şiirin dizeleriyle baş başa bırakıyorum:

 

SEYREYLE GÖNÜL

Şehir kabristanın seyreyle gönül

Tuttuğu dünyayı, atanlara bak

Elvan nakışları giyip gezenler

Çürümüş, toprakta yatanlara bak

 

Bu nasıl şehirdir yanmaz çerağlar

Yoktur penceresi, düşmez ışıklar

Divane dervişler, deli âşıklar

Şeyda bülbül gibi ötenlere bak

 

Ne ihsan eylemiş, ne yemiş içmiş

Helâli ayırıp haramı seçmiş

Üç arşın bez giymiş, kalandan geçmiş

Altını, gümüşe katanlara bak

 

Nice şâh-i merdan, nice kahraman

Nice padişahlar sahib-i ferman

Tahtından göç etmiş nice süleyman

Bu dünyayı alıp satanlara bak

 

Ömrüm tamam oldu, vadem yetişti

Yüreğimi ateş aldı, tutuştu

Cümle yaranımdan ayrılık düştü

Hasret, kıyamete kalanlara bak

 

Arifim misafir bu can, bedene

Yel vurursa vurur beni yabana

Karıştı kervanlar, giden gidene

Bu dünyayı bâki sananlara bak

                 (Gürkan Peker)

 

Muhabbetle kalınız…

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER