Geceleri yağmur yağdığı zaman gök gürlemesinden koktuğumda, üzerimdeki yorgana sıkı sıkı sarılırdım. Gök bir daha gürlerdi, uykulu gözlerle annemin şefkatli kolları arasına girer huzurla uyurdum. Sabah hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim hayatıma, herkes gibi. Bir daha ki gök gürlemesine şahit olana kadar. Şimdi dönüp gülüyorum sadece…
Çünkü yağmur deyince aklıma Irak, Bosna, Filistin ve Suriyeli çocuklar geliyor, yağmur gibi yağan bombalara maruz kalan…
Bir kısmı hala ortak payda da buluşan İsrail ve katil Esad’ın işkencelerine maruz kalmış, bir kısmı güvenli şehirlere misafir olmak için kaçışırken karaya vurdu o körpecik bedenleri. Deniz bile utandı bu yükün ağırlığı altında kalmaktan.
Bütün vücudu kan içinde, toz toprağa karışmış yüzünde iki çift gözle dünya ya nefretle bakan Esmalar, Sümeyyeler gelir aklıma. Hele uçak sesini bomba sanıp köşe bucak saklanmak için yer arayan bir çocuğun korkusunu, hangi terapi tedavi edebilir? Bilmiyorum.
Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke topraklarından göçe zorlandığında, can yoldaşı Ebu Bekir ile düşmandan korunmak için sığınmışlardı ya hani, örümcek onları korumak için mağaranın girişine kocaman bir ağ örmüştü. İşte biz o “Örümcek” kadar olamadık…!
Bir kısık ses çıktı. Kısık seslere umut olmak için 60 yaşında, bütün yük omuzlarında. Bütün dünya ya seslendi, mazluma sahip çıkmak için, bu bir davetti. Duymazdan geldiler, duymadık. Gördük, görmemezlikten geldik. Kulaklarımız sağırlaştı, gözlerimiz kör.
Mini eteğinden dolayı fiziksel şiddet gören bir kadın için sokaklara dökülenler, hak-hukuk ararken, duymadılar Suriyeli kadınların çığlıklarını.
Yağmurdan kaçarken doluya tutulan hamile bir kadın, cinsel tacize uğrayıp canıyla bedel öderken hakkı yoktu onun savunulmaya. Çünkü o Suriyeli bir kadın..!
Yargıladık hep, kültürleri bize uymuyor dedik, kültürleriyle kültürlendik. Yeri geldi başımızı bile onlar gibi bağladık oysa. Beş kuruşa çalıştırıp, sırtlarından geçindik. Çocuklarımız aç kalacak diye korktuk. İşsizlik arttı onlar geldiğinden beri. Yetmedi bütün günahları onlara yükledik. Öyle iteledik ki onları bir bodrum katına sindirdik.
“Ölüm Meleği gel canımı al, karnım çok aç, cennete yemek yiyeceğim! Anne, baba, abi ölürsem sakın üzülmeyin, sizin için daha fazla yiyeceğim” diyerek annesine mektup yazan bir çocuğun hakkını yemekten obezleştik…
Biz ne ara Bu hale geldik?
“Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız.
O’ da sizi yaptıklarınızdan hesaba çekecektir.
Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!” sözleriyle veda etmişti, O, kutlu nebi veda hutbesinde. Biz bu nasihatlerden kendimize hiç pay çıkarmamışız. Sahip çıkamamışız, Hz. Peygamber’in aziz vasiyetlerine.
“Sizi Allah’a söyleyeceğim” diyen Suriyeli çocuk!
“Affet” Bizi!




















YORUMLAR