Osmanlının Anadolu dışındaki topraklarına zamanla yerleştirilen Türkler, Mübadele ve o memleketlerin elden çıkmasıyla grup grup Anadolu’ya akın ediyorlardı.
Osmanlıların son, cumhuriyetin ilk dönemlerinde Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen muhacirler, doğudan getirilen Kürt aşiretler ve Adana’dan, Antalya’dan dağların başından, sürülerinin peşinden alınıp getirilen Yörük kardeşlerimiz yan yana ova köylerine dizilmişlerdi.
Kendilerine ovanın en mümbit toprakları bol miktarda verilmiş ekip kaldırmaları için serdedilmişti. Ayrıca mallarını otlatacakları geniş meralar da onları bekliyordu.
Kadınhanı ve Sarayönü ilçelerinde yerleştirilen Yörük köylerini isimlerinden bile anlarsınız. Saçıkara, Karabıyık, Pusat, Örnekköy, Başkuyu ve diğerleri, ya bir boy adıdır ya da bir oymak.
Bu Yörük köylerinin yerleşim tarzı da sonradan yerleştirildiklerinin şahidi olarak sokak ve caddeler halinde oldukça düzenli görünüyor.
Yörük köylerine girdiğinizde sizi gerçekten bir Yörük köyü ve Yörükler karşılar: Taş duvarlarla örülü havlular, hemen hemen her evden sabahları kıra hareket eden sürüler, havlulardan sızan sadır kokusu, esmer, kara yağız delikanlılar ve kızlar, kadınlarında istisnasız Adana tarzı çiçekli şalvar ve daha nice işaretler.
Kadınhanı’ndan çıktıktan ve 40 – 50 km ötede Atlantı’dan sonra Ankara – Polatlı yolundan iki km sola, içeri girilince önce Saçıkara’nın mezarlığı karşılar sizi.
Akşamüzeri yüzlerce sığır köye dalar, herkes sadece kendi evinin yolunu tutar. Buzağılarıyla kucaklaşırlar hasretle. Koyun ve keçi sürülerinin kuzu ve oğlaklarıyla buluşma anını anlatacak kelime bulamazsınız. Evin gelinleri, kızları hemen çömelirler ineklerin, keçilerin altına ve cav cav sağarlar sütlerini iki dizlerinin arasına kıstırdıkları helkelerine.
Bir dere boyuna kurulan Saçıkara dikine caddeler ve yatayına sokaklardan oluşur. Herkesin ya sürüsü vardır ya da yakındaki Altınova Devlet Çiftliğinde çalışan bir aile ferdi.
2000 – 2010 yılları arası on yıl yaz aylarında vardım Saçıkara’ya. Evden eve doğrudan manifatura ve giyim eşyası satıyordum. Bu nedenle Saçıkara’nın düzenli cadde ve sokaklarını enine boyuna belli köşelere durarak arabamın üzerinde satış yapardım. Bütün Saçıkara hanımları beni “Aylıkçı” diye bilirlerdi. Çünkü ayda sadece bir defa varırdım. Her vardığımda en fazla sattığım şey kendi imalatımız olan Adana tarzı viskon ve ankor şalvar olurdu. Bazen para yerine süt, kaymak, süzme yoğurt, tereyağı ile de takas ederdim.
Mesleğim gereği 25 yıl Konya merkez ve ilçe köylerini gezdim ve yüzlerce odada kaldım, birçok oda ve oda sahibiyle tanıştım. Eğer akşama yakın bir köyde iseniz mutlaka size bir buyur eden bulunur.
Hiç unutamam, Kadınhanı Saçıkara köyünde bir ramazan günü sokak sokak dolaşıp satış yapıyordum, bu köye ilk varışımdı ve orucu nasıl ve nerede açacağımı düşünüyordum.
Son müşteriye durduğumda ezana 15 dakika vardı, alış veriş bitti ben tam ikilem içindeyken ve arabanın arka kapağını kapamaya yeltenirken ensemde bir el “Haydi eve gidiyoruz” dedi. Bu, son müşteriydi ve ilk defa görüşüyorduk.
Bu teklif ve teklifin şekli bile Yörüklerin ve Anadolu insanını anlatmaya yetiyordu.
Yalnızdım, yanımda çoğu zaman hanım da bulunurdu ama bu sefer yoktu. Ben biraz iziraplanacak olunca içeriden; seksenlerinde, çehresinden sal-dide olduğu her yönüyle belli olan bir hanımefendi çıktı ve bana, haydi ezan okunmak üzere, dedi.
Eve çift kanatlı, raylı demir kapıdan girdik. Havlu oldukça genişti. Bir tarafta sağmal ineklerin ahırı vardı. Son ev olduğundan kuzeye doğru geniş bir de her türlü sebzeyi yetiştirdikleri bahçeleri vardı.
Saçıkara’nın Ankara caddesinden girince sağdan ilk caddenin en son eviydi. Karı – koca evlatlarını dağıtmışlar yalnız oturuyorlardı. Ama o tarihte seksen yaşında olmalarına rağmen motor ekipmanı vardı. Evin hanımını meşgul edecek de sağmal inekleri vardı. Yani çalışma sabah namazıyla başlıyor akşam namazıyla bitiyordu bu evde de.
Doğruca sofraya oturduk. Üç kişiydik, Mehmet ve Fatma Odabaşı ailesi ve ben. Fatma ablanın enfes Yörük yemekleriyle iftarımızı açtık. Teravih için köyün tam orta caddesinde bulunan camiye gittik. Camiden sonra kahvehanede çay içtik ve eve döndük.
Sabahleyin Mehmet amca bana bahçesini gezdirdi. Oldukça düzenli evlekler, mandallar ve çeşitli ürünlerle doluydu.
Beni şaşkına çeviren bir karşılayan oldu bu bahçenin duvarında: Çuk delik serçesi, ala serçe. O, araları gezlenmemiş, gelişi güzel taşlarla örülen havlu duvarlarına ne kadar da yakışmıştı bu Kuyrukkakanlar. Mehmet amcaya bu kuşun adı ne? Diye sordum.
Aynen bizdeki gibi, Çuk delik kuşu, dedi. Mehmet amca avarlarla meşgulken kuyrukkakanın erkecini biraz öndüm. Hiçbir şey değişmiyordu, Toroslardaki, bizim kırlarımızdaki hemcinsleriyle aralarında. Adeta Yörüklerle beraber sürülere, katarlara katılmış gelmişti buralara.
Saçıkara’ya her geldiğinde evin gibi çık gel, hiç iziraplanma diye tembihlediler ailecek ayrılırken.
Yaz ayları en az altı ay Saçıkara’ya varmaya devam ettim, zira ticari tabirle, çok verimli bir köydü benim için.
Her vardığımda Saçıkara’da akşamladım, ancak yaz günü olunca oruç dışında genelde derenin boyunda, kuyunun başında ki Pazar alanında arabamda yatardım. Burada bile bizi gören komşular yiyecek bir şeyler getirirlerdi.
Ramazanda yine oruçlu bir günde akşamüzeri Saçıkara’daki Ankara caddesine paralel uzanan caddedeydim. Dört ev arasında anons ederek müşterileri topladım. Alış veriş bittikten sonra arabamı tam önünde park ettiğim dev demir kapı sonuna kadar açıldı ve tonton, sevimli bir amca hanımıyla beraber: haydi arabayı sok içeriye, bizdeyiz, dediler.
Geniş havlunun en sağına kapalı kasa kamyonumu koydum. Onlara siz girin ben geleceğim diyerek arabadan gerekli hediyelerimi aldım ve içeri girdim.
Daire tipi evden ayrı geniş bir aşhaneleri vardı. Orada iftarı açtık. Derin sohbetler ettik. Yörüklük geleneğinden bahsettik. Hasan amca (Habalı?) otuz yıl çobanlık yaptığını ve dokuz evlat büyüttüğünü anlattı.
Teravihten sonra kahvehaneye gittik, beni komşularına tanıttı.
İnşallah en kısa zamanda hanımla Saçıkara’yı ve bu iki aile dostumuz aileyi ziyaret etmek istiyoruz.
BİR “ALTUN CAN HATUN” TİMSALİ: TOPAL HAVVA TEYZE!
Seyyah ve seyyar bir tüccar olarak dükkânımı kamyonuma yükleyip 25 yıl Konya ve çevresinde ev ev, köy köy, belde belde dolaştım, çoğu zaman yanımda hayat arkadaşım da bana eşlik ederdi. Bu ticari seyahatlerimizde çok insanlarla alışverişten dostluğa geçtiğimiz olmuştur. İşte bunlardan birisi de Bir “Altun Can Hatun” Timsali: Topal Havva Teyzedir.
Köylerin harmanı Ağustos ve eylül aylarıdır. Bu aylarda yıllık üretimlerinin meyvelerini toplarlar, alırlar ve satarlar, her yerde bir hareketlilik olur. Esnafın yüzü bu aylarda güler. Harman alış verişi meşhurdur: Ekim ayında başlayan bu alış veriş Hazirana kadar sürer ve esnaf, çiftçi – köylü halka harmana mallarını satar onlarda o aylarda borçlarını öderler.
Öyle bir günde vardık Örnekköye, 2005 yılı bir sonbahar ikindisi. Evlerin önü ve havlular buğdaylarla kaplıydı. Kamyonumuzla dört evin ortası bir sokağa vardık, çayırların üzeri mahsullerle doluydu. Kadınlar güneşten korunmak için duvarın gölgesine oturmuşlardı. Kamyonumu uygun yere park ettim ve neler sattığımızı anons ettikten sonra indim, arka tarafı açtım. Hanım da yanımdaydı o yerde kaldı ben arabanın içine çıktı, malları düzeltmeye başladım.
Kadınlardan birisi: “haden baalım düggan evinize geldi” dedi. Hepsi alış veriş yaptılar ve dağıldılar bu arada yerden kalkmakta zorlanan, biraz kilolu bir teyze dikkatimizi çekti. Genelde topluma hâkim bir tarz ve tavrı vardı. O da bizim hanımın getirip götürmesiyle alacağını aldı vereceğini verdi. Alış – veriş sırasında her hareketi ve sözünde bir asalet seziliyordu, konuşmasını biliyordu. Kısa zaman içerisinde bana “Mükremin’im” hanıma da “Fadime’m” demeye başlamıştı.
Esas asalet bundan sonra geldi, tam öğlen vaktiydi, çalışmış ve acıkmıştık. Örnekköy diğer köylerden başka bir açıdan daha fark ediliyordu: köyde iki tane et lokantası ve bir etli ekmek fırını vardı ve harıl harıl çalışıyorlardı. Aklımda hanıma bir kuzu pirzola ikram etmek vardı açıkçası. Ama olmadı.
Bir “Altun Can Hatun” Timsali: Topal Havva Teyze, Fadime’m! diye seslendi; gördüğün gibi ben fazla hareket edemem gel eve gidelim, sen mutfağa gir ne canınız isterse pişirin, Mükremin’im ve Ömer amcanla birlikte yeriz, dedi.
Havva teyze aslında topal değildir, ancak biraz kilosundan dolayı rahat hareket edememektedir. Kendisi Mustafa Yıldız Doğan’ın dünürü, Konya Yörükleri derneği Başkanı Sayın Celil Çalış’ın annesidir. Osmaniye taraflarından 1950’lerde Konya’ya yerleşen son Yörüklerden olan Havva teyze aslında hepimizin annesi olan bir asalet timsalidir.




















YORUMLAR